Zeynep Elbeyli

Zeynep Elbeyli

EĞİTİMİN ÖNEMİ  EMEK(LİLİK) ve ADALET

“ Adalet Duygumuz Kadar İnsanız! “

Yaşayan Köy Enstütülü bir babanın kızı olarak insan oğlunun insan olma yolculuğu diyorum ben hayata. 87 yaşında Özge Can’a şiir yazacak kadar duyarlı, Yavuz Sultan Selim Han’ın o dehaca yazılmış naziresine yanıt verecek kadar derin, tahtadan keman yapacak kadar becerikli... yazarken kalemim titriyor; zira solukları titriyor artık.

 Şimdi farkındayım ki imzası var üstümde, isyanı gibi! Tam da bu yaşlarda, tüm kimliklere sahipken bir başka bakıyor insan hayata ve tabi insana.”insan olma” tekamül yolculuğunda aynaya bakarken insan kendisiyle yüzleşme cesaretini ararken etrafını da görmeye başlıyor; çok sonra anlıyorsun ki herkes  bir ayna imiş aslında! kimisinin ışığına doyamıyor, kimisini anlayamıyosun, herkes eşsiz elbet, ancak yaşam ilkeleri üzerinde soluklanan,  paylaşımcı insan o kadar az ki, sıradışı. Sıradışı bir kadın tanıdım, babama duyduğum hayranlığı duyduğum   memur bir kadın. Yitip giden nice değerlerden birisi olacak. Kayıp gitmesine gönlüm razı gelmiyor; bu topraklar için, bu toplum için, sanat için bir kayıp; gelecek için bir kayıp, insan olarak bir kayıp ve kadın olarak bir kayıp. tek başına iki delikanlı yetiştirmek, tertemiz!..Ancak bunu yaparken kendi olabilmek cesaretini gösterebilmek ve en zoru  da her şeye rağmen, her konuda yozlaşan bu dünyada kendin kalabilmek! Kaç kişinin başarabildiği bir şeydir? Bir mühendisten  gülümseyerek duyduğum bu ifadeyi onun için kullanasım var:” devlet seni koruma altına almalı”. ne zormuş birisini anlatmak, tıpkı korumak gibi.

 Fizyoterapist olarak genellikle daha kapsamlı bir paylaşımımız olur hastalarla, böylesine derin böylesine edebiyat sevdalısı, mitoloji hayranı olanını hatırlamıyorum. Silik görüntüsünün  altındaki ışığı gözümü almaya başladığında çevremden uyarı geldi; yakınlaşmam  zarar verebilir diye! nasıl ya şaka mı bu, burası üniversite, bilimin yuvası! toplumun aydınlandığı kurumlar. Bu neyin fişlemesi!? o zihniyet ki toplumu bugünlere taşıdı o zihniyet ki  bu toplumda kutuplaşmayı başlattı  ve o zihniyet ki beni sanat ile soluklandırdı: Bu gün bitmeyen rehabilitasyon sevdamla, atıkların her türlüsünü! kullanarak tasarladığım  eserlerle  bütüncüllüğü.... bütüncül yaklaşımı..... kusuyorsam eğer, bu toplumdaki barışa duyduğum özlemdendir!

Kimi  insanoğlu yüzünden öğrenirsiniz hayatı,

Kimi insan sayesinde...Ben onun sayesinde bir çok şey öğrenenlerdenim.

Her yazısındaki derinlik yelpazesi bilmem ki kaç kalemde  vardır ama bana göre en büyük özelliği proje tasarlama  zenginliği  sanırım . Bu yüzden ona “proje anası” derim hep. Tanıdıkça anladım ki bu, bir yetenekten öte ciddi bir birikim gerektiriyor; altı tarih, sosyoloji mitoloji ekoloji antropolojiyle öylesine dolu ki... yazık diyorsunuz bugün beyin göçü için üzülen bu ülke bu değerlerin de hakkını veremiyor maalesef. Oysa böyle yetenek ve yeterliliğe sahip insanların ve özellikle kadınların sahiplenilmesi, kaybettiğimiz değerlere sahip çıkılmasıyla  eşdeğer bana göre.Zira görüyorsunuz ki İstanbul gibi bir metropolden Anadolu’ya, Gaziantep’e nasıl bir birikim ve şevk ile gelip  sanat aşkı ile yaşamak için özveriyle çalışmış.

İş  insanın aynası ve lafa bakılmaz ise eğer, sevgili Kezban Karaaslan’ın  bir memur maaşından büyük işlere nasıl kalkıştığını, dahası sanat evi açacak kadar ileri gittiğini, söyleşiler,  film gösterileri, felsefe atölyelerine nasıl imza attığını, sosyal sorumluluk konularındaki işlerini görüyorsunuz ve sıradışı aydınlığından rahatsız olan zihniyetin onu nasıl ötekileştirdiğini yada kimsenin adamı olmadığı için herkes için öteki olan bir emeğin nasıl hiçleştirildiği örneğini...

   İster istemez düşünüyor insan;14 sene boyunca var olma mücadelesine dönüşen tükenmişliği tesadüf müdür yada fakülte sekreterliğini -umudunu yitirmeden- 7 sene yürütebilmeye yeten donanımına rağmen  kadro verilmemesi bir keyfiyetin ürünü müdür? Mücadelenin  parçası mıdır  bir üniversite daha bitirmek,   felsefe okumak, yüksek lisans yapmak... Tüm bu birikimleri ile dünyanın ekolojik dengesini kendine dert ederek freegan hareketi üzerinden ekoloji üstüne tez hazırlamak... 

Ancak bu ülkenin senelerdir var olan gerçeğinde sıradanlaşan, normalize edilen bir öykü bu. “yokluk”  ile cezalandırılmak erdemlinin “insan” olma sınavımı acaba, tuzağa düşürülmek istenen? Çalışanların değil pasiflerin ödüllendirilmesi “ hiçbirşey yapmayan hata da yapmaz” inanışını beslerken bir toplumun en büyük  ihtiyacı olan “adaleti” ne kadar besliyor acaba? Peki bu kayıp değil mi,  bu kayıp insanı ve insanlığı nereye taşıyor? Bu kayıp nereye kadar, Ve kaybeden yazıda bahsi geçen  Karaaslan mıdır sadece? Elbette ki değil; 1’rin 4’ ünde dört sene çalışan ve fakülte sekreterlik kadrosuyla emekliliğini garantiye almayı - bu kez-ilkesel olarak doğru bulmadığı için düşünmeyen kendim de bu adaletin başka bir mağduruydum. Bugün bir emekli olarak, aldığım maaşa kimse, babam dahi inanamıyor, zira  yüksek lisanslı bir üniversite mezunu olarak lise mezunlarıyla aynı emeklilik gelirine sahibim!  Bu örnekler o kadar çoğaltılabilir ki...Ne acı, üstelik “hayat boyu öğrenme” yaygınlaştırılmaya çalışılan bir ortamda!

Hal böyle olunca kim niye emek versin eğitime, karşılığını alamayacağını bile bile...

Sessiz küskünlüğümü Karaaslan’ ın dizeleriyle bitiresim var:

  “Oysa en yaralı yerinizden öpmeye gelmiştim

Yaralarımı gösterip...”

Yorumlar


Yorum yap